floidereal
Değerli Üye
“Varlık birdir, çokluk vehimdir.” – İbn Arabî, Fusûsü’l-Hikem
“Varlık unutulmuştur.” – Heidegger, Varlık ve Zaman
I. GİRİŞ: İki Farklı Sessizlik, Tek Hakikat Arayışı
İbn Arabî (1165–1240) ile Heidegger (1889–1976),
farklı çağlarda ama aynı sorunun etrafında dönerler:
“Varlık nedir ve neden görünmez?”
İbn Arabî, bu sorunun cevabını Tanrı’da,
Heidegger ise Varlığın sessizliğinde arar.
Biri vahdetle konuşur, diğeri unutuluşla susar.
Her ikisi de modernliğin ötesinde,
insanın varoluşla olan ilişkisinin ontolojik kökünü yeniden düşünür.
II. VARLIK ANLAYIŞI: BİRLİK VE UNUTULUŞ
İbn Arabî: Vahdet-i Vücûd
İbn Arabî’ye göre “var olan her şey, Tanrı’nın tecellisidir.”
Çokluk, görünüşte vardır; hakikat ise birliktedir.
“Varlık birdir; çokluk, aynadaki yansımadır.”
Tanrı, hem “zahir” (görünen) hem “batın” (gizli)’dir.
Evren, O’nun kendini seyretme aynasıdır.
İnsan, bu tecellinin şuurlu izdüşümüdür.
Bu anlayışta “hiçlik”, Tanrı’nın bilinmeyen yönüdür;
her varlık, O’nun yokluğundan doğar.
🕯 Heidegger: Varlığın Unutuluşu
Heidegger’e göre Batı felsefesi, Platon’dan beri
“var olan”la uğraşmış, ama Varlık’ı unutmuştur.
“Varlık, var olanların ötesinde bir açıklıktır.”
İnsan, “Dasein” olarak bu açıklığın eşiğinde durur.
Ama modern çağda, teknoloji ve hesap aklı yüzünden
Varlık, sessizliğe gömülmüştür.
Heidegger, bu unutuluşu fark etmeyi — “düşünmek” adını verir.
İbn Arabî ise bu farkındalığı “şuhud” yani görmek olarak yaşar.
III. HİÇLİK: YOKLUĞUN HAKİKATİ
İbn Arabî: Yokluk, İlahi Aynanın Gölgesi
İbn Arabî’ye göre yokluk, varlığın zıddı değil;
Tanrı’nın bilinmeyen yüzüdür.
“Hiçlik, Tanrı’nın gizli hazinesidir.”
Bu yüzden yokluk korkulacak değil,
tefekkürle varlığı tamamlayan alandır.
İnsan, yokluğu idrak ettikçe hakikate yaklaşır.
Heidegger: Hiçlik, Varlığın Açıldığı Ufuk
Heidegger için hiçlik, “hiç olmama” değil;
varlığın görünürlük koşuludur.
“Hiçlik, varlığın kendini açtığı ufuktur.”
İnsan kaygı duyduğunda,
dünya anlamını kaybeder ve “hiçlik” açığa çıkar.
Bu anda insan, varoluşun çıplak yüzüyle karşılaşır.
IV. DİL VE TECRÜBE: SÖZÜN SUSKUNLUĞU
İbn Arabî der ki:
“Söz, hakikatin gölgesidir; hakikat, sessizliğin özüdür.”
Heidegger der ki:
“Dil, Varlığın evidir; ama insan o evden uzaklaştı.”
Her ikisi de düşüncenin sınırında şiire ve sezgiye sığınır.
İbn Arabî’nin “hikmet dili”,
Heidegger’in “poetik düşünme”sine denk düşer.
V. İNSAN: AYNADAKİ YANSIMA
👁 İbn Arabî: İnsan-ı Kâmil
İnsan, Tanrı’nın isimlerinin aynasıdır.
Bu yüzden “kendini bilen, Rabbini bilir.”
İnsan-ı Kâmil, Tanrı’nın kendini bilmesinin aracıdır.
“Tanrı, insanla kendini görür.”
Heidegger: Dasein
Heidegger’in insanı, evrendeki nesne değil;
Varlığın açıldığı yerdir.
İnsan, Varlığın yankısıdır — ama bunu unutur.
“İnsan, Varlığın çobanıdır.”
İbn Arabî’de insan, Tanrı’nın aynası;
Heidegger’de insan, Varlığın yankısı.
VI. BİLGİ VE YOLCULUK: ŞUHÛD & DÜŞÜNME
İbn Arabî’de bilgi, akıl yoluyla değil; şuhud (manevi tecrübe) ile elde edilir.
Heidegger’de bilgi, bilim değil; düşünme eylemidir.
Her iki durumda da hakikat, kavramla değil, açıklıkla bilinir.
Heidegger’in “düşünmenin sabrı”na denktir.
VII. METAFİZİĞİN SONU VE BİRLEŞME NOKTASI
İbn Arabî, metafiziği Tanrı’da eritir.
Heidegger, metafiziği tarihten çıkarır.
Ama her ikisi de “Varlık”ı kavram olmaktan kurtarır:
“Varlık, bir şey değildir; bir hâl, bir açıklıktır.”
İbn Arabî’nin Vahdet-i Vücûd’u,
Heidegger’in Varlık’ın Sessizliği’yle birleşir.
Biri “birlik”i, diğeri “hiçlik”i yüceltir —
ama ikisi de aynı yere varır:
insanın varlıkla bağını yeniden kurmak.
VIII. SONUÇ: SESSİZLİKTE BULUŞAN İKİ AKIL
İbn Arabî der:
“Hakikat, susanın kalbinde parlar.”
Heidegger der:
“Düşünmek, Varlığın yankısını dinlemektir.”
Biri aşkın sessizliğini, diğeri varlığın sessizliğini duyar.
İbn Arabî Tanrı’yı konuşarak değil, yaşayarak bilir;
Heidegger Varlığı tanımlayarak değil, susarak düşünür.
Bu çapraz okumada görüyoruz ki:
Sessizlik, hakikatin dilidir.”
“Varlık unutulmuştur.” – Heidegger, Varlık ve Zaman
İbn Arabî (1165–1240) ile Heidegger (1889–1976),
farklı çağlarda ama aynı sorunun etrafında dönerler:
“Varlık nedir ve neden görünmez?”
İbn Arabî, bu sorunun cevabını Tanrı’da,
Heidegger ise Varlığın sessizliğinde arar.
Biri vahdetle konuşur, diğeri unutuluşla susar.
Her ikisi de modernliğin ötesinde,
insanın varoluşla olan ilişkisinin ontolojik kökünü yeniden düşünür.
İbn Arabî’ye göre “var olan her şey, Tanrı’nın tecellisidir.”
Çokluk, görünüşte vardır; hakikat ise birliktedir.
“Varlık birdir; çokluk, aynadaki yansımadır.”
Tanrı, hem “zahir” (görünen) hem “batın” (gizli)’dir.
Evren, O’nun kendini seyretme aynasıdır.
İnsan, bu tecellinin şuurlu izdüşümüdür.
Bu anlayışta “hiçlik”, Tanrı’nın bilinmeyen yönüdür;
her varlık, O’nun yokluğundan doğar.
Heidegger’e göre Batı felsefesi, Platon’dan beri
“var olan”la uğraşmış, ama Varlık’ı unutmuştur.
“Varlık, var olanların ötesinde bir açıklıktır.”
İnsan, “Dasein” olarak bu açıklığın eşiğinde durur.
Ama modern çağda, teknoloji ve hesap aklı yüzünden
Varlık, sessizliğe gömülmüştür.
Heidegger, bu unutuluşu fark etmeyi — “düşünmek” adını verir.
İbn Arabî ise bu farkındalığı “şuhud” yani görmek olarak yaşar.
İbn Arabî’ye göre yokluk, varlığın zıddı değil;
Tanrı’nın bilinmeyen yüzüdür.
“Hiçlik, Tanrı’nın gizli hazinesidir.”
Bu yüzden yokluk korkulacak değil,
tefekkürle varlığı tamamlayan alandır.
İnsan, yokluğu idrak ettikçe hakikate yaklaşır.
Heidegger için hiçlik, “hiç olmama” değil;
varlığın görünürlük koşuludur.
“Hiçlik, varlığın kendini açtığı ufuktur.”
İnsan kaygı duyduğunda,
dünya anlamını kaybeder ve “hiçlik” açığa çıkar.
Bu anda insan, varoluşun çıplak yüzüyle karşılaşır.
Tema | İbn Arabî | Heidegger |
Dil | İlahi tecellinin aynası | Varlığın evi |
Tecrübe | Keşf ve şuhud (manevi idrak) | Dasein ve düşünme (ontolojik farkındalık) |
Hakikat | Kalpte açılır | Sessizlikte açılır |
“Söz, hakikatin gölgesidir; hakikat, sessizliğin özüdür.”
Heidegger der ki:
“Dil, Varlığın evidir; ama insan o evden uzaklaştı.”
Her ikisi de düşüncenin sınırında şiire ve sezgiye sığınır.
İbn Arabî’nin “hikmet dili”,
Heidegger’in “poetik düşünme”sine denk düşer.
👁 İbn Arabî: İnsan-ı Kâmil
İnsan, Tanrı’nın isimlerinin aynasıdır.
Bu yüzden “kendini bilen, Rabbini bilir.”
İnsan-ı Kâmil, Tanrı’nın kendini bilmesinin aracıdır.
“Tanrı, insanla kendini görür.”
Heidegger’in insanı, evrendeki nesne değil;
Varlığın açıldığı yerdir.
İnsan, Varlığın yankısıdır — ama bunu unutur.
“İnsan, Varlığın çobanıdır.”
İbn Arabî’de insan, Tanrı’nın aynası;
Heidegger’de insan, Varlığın yankısı.
İbn Arabî’de bilgi, akıl yoluyla değil; şuhud (manevi tecrübe) ile elde edilir.
Heidegger’de bilgi, bilim değil; düşünme eylemidir.
Her iki durumda da hakikat, kavramla değil, açıklıkla bilinir.
- İbn Arabî: Kalp açıldığında bilmek.
- Heidegger: Sessizlikte dinleyerek bilmek.
Heidegger’in “düşünmenin sabrı”na denktir.
İbn Arabî, metafiziği Tanrı’da eritir.
Heidegger, metafiziği tarihten çıkarır.
Ama her ikisi de “Varlık”ı kavram olmaktan kurtarır:
“Varlık, bir şey değildir; bir hâl, bir açıklıktır.”
İbn Arabî’nin Vahdet-i Vücûd’u,
Heidegger’in Varlık’ın Sessizliği’yle birleşir.
Biri “birlik”i, diğeri “hiçlik”i yüceltir —
ama ikisi de aynı yere varır:
insanın varlıkla bağını yeniden kurmak.
İbn Arabî der:
“Hakikat, susanın kalbinde parlar.”
Heidegger der:
“Düşünmek, Varlığın yankısını dinlemektir.”
Biri aşkın sessizliğini, diğeri varlığın sessizliğini duyar.
İbn Arabî Tanrı’yı konuşarak değil, yaşayarak bilir;
Heidegger Varlığı tanımlayarak değil, susarak düşünür.
Bu çapraz okumada görüyoruz ki:
- Doğu’nun “birlik” felsefesi, Batı’nın “hiçlik” felsefesiyle aynıdır.
- Biri Tanrı’yı varlıkta bulur, diğeri varlığı Tanrı’sız da kutsal kılar.
- Her ikisi de bilginin sonu değil, bilincin derinliğini öğretir.
Sessizlik, hakikatin dilidir.”