Yerli Üretimi Korumak mı, Tüketiciyi Pahalıya Mahkûm Etmek mi?

Türkiye’de ekonomik tartışmalar çoğu zaman “hangi model doğru?” sorusuna kilitlenir. Oysa tarihsel tecrübe bize şunu açıkça gösteriyor: Türkiye’nin temel problemi yanlış modeli seçmek değil, doğru ya da yanlış fark etmeksizin modelleri yanlış programlamasıdır. Teşhis bazen doğru, uygulama yanlış; bazen teşhis yanlış, araçlar doğru olur. Sonuç ise değişmez: beklenen fayda sağlanamaz.


Bugün tartışılan ithalat kotası, bu kronik sorunun güncel bir yansımasıdır. Bunu anlamak için iktisadi tarihimize bakmak yeterlidir.


Osmanlı’nın son döneminde temel sorun, yerli üretimin çökmesi ve ekonominin dışa bağımlı hâle gelmesiydi. Yapılması gereken, sanayi altyapısını korumak ve geliştirmekti. Ancak kapitülasyonlar ve borç ilişkileri buna izin vermedi. Cumhuriyet, bu nedenle üretimsiz bir ekonomiyi devraldı.


1923–1929 arasındaki liberal dönemde doğru hedef, özel sektörü ve girişimciliği canlandırmaktı. Ancak sermaye yokken, sanayi altyapısı yokken liberalizmin tek başına çözüm olmayacağı öngörülemedi. Yapılması gereken, liberal açılımla eş zamanlı planlı sanayi yatırımlarıydı. Bu eksiklik, devletçiliği zorunlu kıldı.


1930–1939 devletçi dönemde doğru olan, ithal edilen ürünlerin içeride üretilmesiydi. Nitekim bu dönemin görece başarısı, ithalat kısıtlamasının üretimle birlikte yapılmasından kaynaklandı. Ancak eksik olan, bu korumanın geçici olacağına dair net bir takvimdi. Koruma kalıcılaştığında verimsizlik riski kaçınılmazdı.


Savaş yıllarında ekonomi zaten olağanüstü koşullara sürüklendi. 1946 sonrası liberal açılımda ise yapılan hata, ithalatın üretim kapasitesi oluşturulmadan serbest bırakılmasıydı. Tarımda makineleşme sağlandı ama sanayi ihmal edildi. Doğru olan, dış yardımları sanayi yatırımlarına yönlendirmekti. Bunun yerine tüketim ve ithalat arttı, döviz eridi.


1960–1979 ithal ikameci dönemde teşhis yine doğruydu: Türkiye ithalata bağımlıydı. Ancak uygulama hatalıydı. Koruma, rekabet yaratacak şekilde değil; piyasayı kapatan bir biçimde uygulandı. Yapılması gereken, yerli sanayiyi korurken performans ve verimlilik şartı getirmekti. Bu yapılmadığı için model tıkandı.


1980 sonrası ihracata dayalı büyüme modelinde ihracat arttı ama üretim yapısı ithalata bağımlı hâle geldi. Asıl yapılması gereken, ihracatı artırırken yerli ara malı ve teknoloji üretimini eş zamanlı geliştirmekti. Bu ihmal, bugünkü cari açık ve döviz sorunlarını doğurdu.


Ve bugün…
Yeni ithalat kotası gündemde. Teşhis yine kısmen doğru: Döviz açığı var, ithalat yüksek. Ancak tarih bize şunu söylüyor: Üretim altyapısı kurulmadan uygulanan her ithalat kısıtı, çözüm değil maliyet üretir.


Eğer ithalatı kısıtlanan ürün sepetinin:


  • Yerli alternatifi yoksa,
  • Ya da arz yetersizse,

bu politika yerli üretimi değil, pahalılaşmayı ve aracılığı teşvik eder.


Gerçek çözüm nettir:
Önce yerli üretim kapasitesi oluşturulmalı, arz güvenliği sağlanmalı, rekabet ortamı yaratılmalı; ithalat kısıtları en son ve geçici bir araç olarak devreye sokulmalıdır.


Türkiye’nin meselesi, ithalatı yasaklamak ya da serbest bırakmak değildir. Mesele, ekonomiyi doğru sırayla programlayabilmektir. Tarih, bunun nasıl yapılması gerektiğini defalarca göstermiştir. Sorun, ders alınmamasıdır.


Üretim olmadan koruma, sanayi politikası değil; yalnızca pahalılaşmanın resmî adıdır.
 
Son Düzenleme:
Geri
Üst