Türkiye’de adalete güven zayıflıyorsa, mesele yalnızca birkaç münferit kararın etrafında tartışılacak kadar basit değildir. Mesele daha derindir. Ceza sistemimizin toplum vicdanıyla, tarihsel tecrübemizle ve asli hüviyetimizle bağı ciddi biçimde kopmuştur.
Bugün tartışılması gereken şey, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmak değildir. Bilakis yargı bağımsızlığı hukuk devletinin vazgeçilmez şartıdır. Ancak yargı bağımsızlığı, toplumdan kopuk, gerekçesiz, keyfî ve vicdanları yaralayan kararların arkasına saklanılan bir “cezasızlık zırhı” hâline de getirilemez.
Hukuk devleti hâkimi baskıdan korurken; milleti de keyfîlikten, gerekçesizlikten, ağır ihmalden ve adalet duygusunu paramparça eden fahiş kararlardan korumak zorundadır.
Kocaeli’nde cami gibi mukaddes bir mekânda yaşandığı kamuoyuna yansıyan rezalet karşısında verilen serbest bırakma kararı ve evladını tacizden korumaya çalışan baba hakkında “kasten yaralama” soruşturması açılması gibi örnekler, mızrağın artık çuvala sığmadığını göstermektedir. Bu tablo, yalnızca bir karar tartışması değil; ceza adaletimizin hangi ahlaki zemine yaslandığı meselesidir.
Ceza adaletimiz, yalnızca failin usul haklarını kutsayan salt Batıcı refleksten sıyrılmalı; mazlumun, mağdurun ve kamu vicdanının hakkaniyetini de merkeze alan bir dengeye kavuşmalıdır.
Elbette failin de hakkı vardır. Elbette masumiyet karinesi, savunma hakkı ve adil yargılanma ilkesi korunmalıdır. Fakat hukuk, suçlunun konfor alanını genişletirken mağdurun ruhunu, toplumun vicdanını ve adalet duygusunu yok sayamaz.
İslam hukukunda, örfümüzde ve toplum vicdanımızda can, namus, haysiyet ve aile dokunulmazlığı yüksek koruma altındadır. Bu değerleri savunan insanın kriminalize edilmesi, hukukun toplumla bağını koparır.
Bu nedenle Türk Ceza Kanunu’nda meşru müdafaa ve üçüncü kişiyi koruma hükümleri, toplumun defans refleksini de dikkate alacak biçimde yeniden ele alınmalıdır. Hukuk, suçla mücadele eden masumu suçluya; saldırgana karşı duran babayı sanığa dönüştüren bir mekanizmaya dönüşmemelidir.
Çocuklara, aileye, ibadethanelere, kutsallara ve toplumun ahlaki omurgasına yönelen fiillerde hukuk, yalnızca neticenin büyümesini bekleyen pasif bir mekanizma olmamalıdır.
İstismar, aleni ahlaksızlık, kutsal mekânlara saldırı, çocuk güvenliği ve aile bütünlüğünü hedef alan fiillerde tahliye, indirim ve serbest bırakma kararları soyut takdire terk edilmemelidir. Bu kararlar çok sıkı, çok açık ve kamu vicdanını ikna edebilecek gerekçelere bağlanmalıdır.
Bugün de hâkim ve savcılar kararlarının sonucundan dolayı değil; kasıt, ağır ihmal, bariz keyfîlik ve açık gerekçesizlik hallerinde ciddi biçimde denetlenmelidir.
Yargı mensubunun bağımsızlığı korunmalıdır; fakat bu bağımsızlık sınırsız sorumsuzluk anlamına gelmemelidir. Ağır ihmal ve keyfîlik halinde hukuki fatura yalnızca devlete ve millete kesilmemeli; gerektiğinde bizzat meslek mensubunun kariyerine ve mali sorumluluğuna da rücu etmelidir.
Bu daire, özellikle kamuoyunu derinden sarsan dosyalarda kararları; mağdur hakkı, usul sadakati, ölçülülük, gerekçe kalitesi ve kamu vicdanıyla uyum bakımından inceleyebilmelidir.
Bu mekanizma iyi hâkimi zayıflatmaz, aksine güçlendirir. Çünkü iyi hâkim, gerekçesiyle konuşur. İyi hâkim, dosyayı yalnızca şeklen değil, adalet duygusunu da gözeterek karara bağlar. Denetim, keyfî karar verenin korkusu; adil karar verenin teminatı olmalıdır.
Burada amaç, kanunilik ilkesini ortadan kaldırmak değildir. Aksine kanunilik ilkesi içinde daha net, daha öngörülebilir ve kamu vicdanının ahlaki zeminini koruyan normlar kurmaktır.
Tazir mantığı bize şunu söyler: Toplumu çözen fiiller yalnızca bireysel suç olarak görülmez; kamu düzenine, ahlaki nizama ve toplumsal güvene yönelmiş saldırılar olarak da değerlendirilir. Modern hukuk içinde bu anlayış yeniden yorumlanmalıdır.
Bununla birlikte yalnızca adli vakalarda; çocuk, aile, ibadethane, kamu düzeni ve mağdur hakkını ilgilendiren dosyalarda ilgili kamu kurumlarının gerekçeli mütalaası karara etki edebilmelidir.
Burada idari vakalar ile adli vakalar ayrılmalıdır. İdari uyuşmazlıklarda kamu kurumları zaten doğrudan taraf olabileceğinden böyle bir mekanizma doğru olmaz. Fakat adli vakalarda, özellikle çocuğun üstün yararı, aile bütünlüğü, kamu güvenliği ve mağdur hakkı gibi alanlarda kurumsal uzmanlık mahkemeye yol gösterici biçimde dahil edilmelidir.
Bu sistem hâkimin yerine geçmemeli; fakat hâkimin karar verirken toplumun ahlaki, kurumsal ve vicdani zemininden tamamen kopmasını da engellemelidir.
Devletin varlık sebebi, insanın maddi ve manevi bütünlüğünü korumaktır. Hukuk düzeni, suçlunun konfor alanını değil; mazlumun canını, haysiyetini, ailesini ve ruh bütünlüğünü korumak için vardır.
Bu nedenle yeni anayasal yaklaşımda kişinin maddi ve manevi varlığı, soyut bir temenni maddesi olarak değil; devletin en sert tedbirlerini devreye sokan asli koruma alanı olarak düzenlenmelidir.
Çocuğa, kadına, aileye, bedene, namusa, ibadethaneye ve insan haysiyetine yönelen saldırılar karşısında devletin refleksi zayıf, gecikmiş ve şekilci olamaz. Bu alanlarda hukuk, caydırıcılığını en üst düzeyde göstermek zorundadır.
Türkiye, Tanzimat’tan bu yana çoğu zaman kendi toplumunun ruhundan değil, başkasının metinlerinden hukuk üretmeye çalışan bir zihinsel ikilem yaşamıştır. Oysa bizim ihtiyacımız taklitçi metinler değil; milletin tarihsel tecrübesini, İslam hukukunun adalet idealini, örfi hassasiyetleri ve modern kamu hukukunun kazanımlarını birlikte harmanlayan sivil bir toplumsal sözleşmedir.
Yeni anayasa, yalnızca devlet organlarının görevlerini sayan teknik bir belge olmamalıdır. Milletin adalet iddiasını, insan haysiyetini, mağdur hakkını, aileyi, çocuğu, kamu ahlakını ve toplumsal güveni merkeze alan ahlaki bir hukuk metni olmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı rövanşçı bir siyaset, intikamcı bir ceza anlayışı ya da günlük öfkeyle yazılmış hükümler değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; köklü, ahlaklı, mağdur merkezli ve medeniyet iddiası taşıyan yeni bir adalet mimarisidir.
Adalet yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılan bir teknik işlem değildir. Adalet, devletin ruhudur. Adalet, milletin devlete duyduğu güvenin temelidir. Adalet, mazlumun sığınağı; zalimin de korkusu olmalıdır.
Dâiretü’l-Adliyye yeniden kurulmadan, devletin güveni de mülkün temeli de tam manasıyla onarılamaz.
Bugün tartışılması gereken şey, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmak değildir. Bilakis yargı bağımsızlığı hukuk devletinin vazgeçilmez şartıdır. Ancak yargı bağımsızlığı, toplumdan kopuk, gerekçesiz, keyfî ve vicdanları yaralayan kararların arkasına saklanılan bir “cezasızlık zırhı” hâline de getirilemez.
Hukuk devleti hâkimi baskıdan korurken; milleti de keyfîlikten, gerekçesizlikten, ağır ihmalden ve adalet duygusunu paramparça eden fahiş kararlardan korumak zorundadır.
Kocaeli’nde cami gibi mukaddes bir mekânda yaşandığı kamuoyuna yansıyan rezalet karşısında verilen serbest bırakma kararı ve evladını tacizden korumaya çalışan baba hakkında “kasten yaralama” soruşturması açılması gibi örnekler, mızrağın artık çuvala sığmadığını göstermektedir. Bu tablo, yalnızca bir karar tartışması değil; ceza adaletimizin hangi ahlaki zemine yaslandığı meselesidir.
1. Dâiretü’l-Adliyye İlkesine Dönüş
Osmanlı siyaset düşüncesinde devletin bekası adalete, adaletin kemali ise halkın huzuruna bağlıdır. Bu anlayış, yalnızca nostaljik bir tarih hatırlatması değildir. Bilakis devlet, hukuk, toplum ve ahlak arasındaki ilişkinin en berrak formüllerinden biridir.Ceza adaletimiz, yalnızca failin usul haklarını kutsayan salt Batıcı refleksten sıyrılmalı; mazlumun, mağdurun ve kamu vicdanının hakkaniyetini de merkeze alan bir dengeye kavuşmalıdır.
Elbette failin de hakkı vardır. Elbette masumiyet karinesi, savunma hakkı ve adil yargılanma ilkesi korunmalıdır. Fakat hukuk, suçlunun konfor alanını genişletirken mağdurun ruhunu, toplumun vicdanını ve adalet duygusunu yok sayamaz.
2. Meşru Müdafaa ve Üçüncü Kişiyi Koruma Yeniden Tanımlanmalıdır
Çocuğunu, ailesini veya masum bir insanı korumak için orantılı biçimde müdahale eden bir baba ya da bşrey, peşinen “suçlu” muamelesi görmemelidir.İslam hukukunda, örfümüzde ve toplum vicdanımızda can, namus, haysiyet ve aile dokunulmazlığı yüksek koruma altındadır. Bu değerleri savunan insanın kriminalize edilmesi, hukukun toplumla bağını koparır.
Bu nedenle Türk Ceza Kanunu’nda meşru müdafaa ve üçüncü kişiyi koruma hükümleri, toplumun defans refleksini de dikkate alacak biçimde yeniden ele alınmalıdır. Hukuk, suçla mücadele eden masumu suçluya; saldırgana karşı duran babayı sanığa dönüştüren bir mekanizmaya dönüşmemelidir.
3. Sedd-i Zerâi: Kötülüğe Giden Yol Daha Baştan Kapatılmalıdır
İslam hukukunda “sedd-i zerâi” ilkesi, kötülüğe götüren yolların daha baştan kapatılması anlamına gelir. Bu ilke, modern ceza hukukuna aktarılabilecek çok kıymetli bir hukuk felsefesidir.Çocuklara, aileye, ibadethanelere, kutsallara ve toplumun ahlaki omurgasına yönelen fiillerde hukuk, yalnızca neticenin büyümesini bekleyen pasif bir mekanizma olmamalıdır.
İstismar, aleni ahlaksızlık, kutsal mekânlara saldırı, çocuk güvenliği ve aile bütünlüğünü hedef alan fiillerde tahliye, indirim ve serbest bırakma kararları soyut takdire terk edilmemelidir. Bu kararlar çok sıkı, çok açık ve kamu vicdanını ikna edebilecek gerekçelere bağlanmalıdır.
4. Etkin Rücu ve Şahsi Sorumluluk Mekanizması Kurulmalıdır
Osmanlı hukuk düzeninde kadı, fahiş kararının doğurduğu maddi zarardan şahsen sorumlu tutulabiliyordu. Bu, yargıyı baskı altına almak değil; adalet makamının ağırlığını ve mesuliyetini hatırlatmaktı.Bugün de hâkim ve savcılar kararlarının sonucundan dolayı değil; kasıt, ağır ihmal, bariz keyfîlik ve açık gerekçesizlik hallerinde ciddi biçimde denetlenmelidir.
Yargı mensubunun bağımsızlığı korunmalıdır; fakat bu bağımsızlık sınırsız sorumsuzluk anlamına gelmemelidir. Ağır ihmal ve keyfîlik halinde hukuki fatura yalnızca devlete ve millete kesilmemeli; gerektiğinde bizzat meslek mensubunun kariyerine ve mali sorumluluğuna da rücu etmelidir.
5. Yargı Etiği ve Gerekçe Denetimi Dairesi Kurulmalıdır
HSK bünyesinde bağımsız, nitelikli ve kamu vicdanını dikkate alan bir “Yargı Etiği ve Gerekçe Denetimi Dairesi” kurulmalıdır.Bu daire, özellikle kamuoyunu derinden sarsan dosyalarda kararları; mağdur hakkı, usul sadakati, ölçülülük, gerekçe kalitesi ve kamu vicdanıyla uyum bakımından inceleyebilmelidir.
Bu mekanizma iyi hâkimi zayıflatmaz, aksine güçlendirir. Çünkü iyi hâkim, gerekçesiyle konuşur. İyi hâkim, dosyayı yalnızca şeklen değil, adalet duygusunu da gözeterek karara bağlar. Denetim, keyfî karar verenin korkusu; adil karar verenin teminatı olmalıdır.
6. Tazir Mantığı ve Alt/Üst Sınır Reformu
Toplumsal düzeni, aileyi, çocuk güvenliğini, mukaddesatı ve kamu ahlakını sarsan suçlarda hâkime “alt sınırdan ceza verip serbest bırakma” konforu sunan yasal boşluklar kapatılmalıdır.Burada amaç, kanunilik ilkesini ortadan kaldırmak değildir. Aksine kanunilik ilkesi içinde daha net, daha öngörülebilir ve kamu vicdanının ahlaki zeminini koruyan normlar kurmaktır.
Tazir mantığı bize şunu söyler: Toplumu çözen fiiller yalnızca bireysel suç olarak görülmez; kamu düzenine, ahlaki nizama ve toplumsal güvene yönelmiş saldırılar olarak da değerlendirilir. Modern hukuk içinde bu anlayış yeniden yorumlanmalıdır.
7. Jüri Sistemi ve Kurumsal Mütalaa
Adalet yalnızca dosya tekniğine hapsedilemez. Bazı davalar, toplum vicdanını doğrudan ilgilendirir. Bu nedenle mahkeme heyeti yanında, hükme etki edecek sınırlı ve kontrollü bir jüri sistemi tartışmaya açılmalıdır.Bununla birlikte yalnızca adli vakalarda; çocuk, aile, ibadethane, kamu düzeni ve mağdur hakkını ilgilendiren dosyalarda ilgili kamu kurumlarının gerekçeli mütalaası karara etki edebilmelidir.
Burada idari vakalar ile adli vakalar ayrılmalıdır. İdari uyuşmazlıklarda kamu kurumları zaten doğrudan taraf olabileceğinden böyle bir mekanizma doğru olmaz. Fakat adli vakalarda, özellikle çocuğun üstün yararı, aile bütünlüğü, kamu güvenliği ve mağdur hakkı gibi alanlarda kurumsal uzmanlık mahkemeye yol gösterici biçimde dahil edilmelidir.
Bu sistem hâkimin yerine geçmemeli; fakat hâkimin karar verirken toplumun ahlaki, kurumsal ve vicdani zemininden tamamen kopmasını da engellemelidir.
8. Kişinin Maddi ve Manevi Bütünlüğü Anayasanın En Sert Koruma Alanı Olmalıdır
Anayasanın en sert refleksi; bireyin canına, namusuna, haysiyetine, ailesine, beden bütünlüğüne ve manevi varlığına yönelen saldırılarda tecelli etmelidir.Devletin varlık sebebi, insanın maddi ve manevi bütünlüğünü korumaktır. Hukuk düzeni, suçlunun konfor alanını değil; mazlumun canını, haysiyetini, ailesini ve ruh bütünlüğünü korumak için vardır.
Bu nedenle yeni anayasal yaklaşımda kişinin maddi ve manevi varlığı, soyut bir temenni maddesi olarak değil; devletin en sert tedbirlerini devreye sokan asli koruma alanı olarak düzenlenmelidir.
Çocuğa, kadına, aileye, bedene, namusa, ibadethaneye ve insan haysiyetine yönelen saldırılar karşısında devletin refleksi zayıf, gecikmiş ve şekilci olamaz. Bu alanlarda hukuk, caydırıcılığını en üst düzeyde göstermek zorundadır.
9. Asli Hüviyete Uygun Sivil Anayasa
Tüm bu dönüşümün çatısı, yalnızca teknik bir kanun değişikliği değil; asli hüviyetimize uygun sivil bir anayasa olmalıdır.Türkiye, Tanzimat’tan bu yana çoğu zaman kendi toplumunun ruhundan değil, başkasının metinlerinden hukuk üretmeye çalışan bir zihinsel ikilem yaşamıştır. Oysa bizim ihtiyacımız taklitçi metinler değil; milletin tarihsel tecrübesini, İslam hukukunun adalet idealini, örfi hassasiyetleri ve modern kamu hukukunun kazanımlarını birlikte harmanlayan sivil bir toplumsal sözleşmedir.
Yeni anayasa, yalnızca devlet organlarının görevlerini sayan teknik bir belge olmamalıdır. Milletin adalet iddiasını, insan haysiyetini, mağdur hakkını, aileyi, çocuğu, kamu ahlakını ve toplumsal güveni merkeze alan ahlaki bir hukuk metni olmalıdır.
Netice
Yargı bağımsızlığı, toplumdan kopuk kararların zırhı olamaz.Türkiye’nin ihtiyacı rövanşçı bir siyaset, intikamcı bir ceza anlayışı ya da günlük öfkeyle yazılmış hükümler değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; köklü, ahlaklı, mağdur merkezli ve medeniyet iddiası taşıyan yeni bir adalet mimarisidir.
Adalet yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılan bir teknik işlem değildir. Adalet, devletin ruhudur. Adalet, milletin devlete duyduğu güvenin temelidir. Adalet, mazlumun sığınağı; zalimin de korkusu olmalıdır.
Dâiretü’l-Adliyye yeniden kurulmadan, devletin güveni de mülkün temeli de tam manasıyla onarılamaz.